Ağ Günlüğü

Sakla Deyimi, Gelir Elbet Yeri...


Çocuk kitaplarıyla tanıdığımız Süleyman Bulut’un Tudem Yayınları’nın “Kültürümüzün Temel Eserleri” serisinden çıkan 101 Atasözü 101 Öykü ve 101 Deyim 101 Öykü adlı derleme kitapları, deyim ve atasözlerimizi öykülerle anlatıyor.
 


İlköğretim çağlarında ilk öğrenilen atasözlerindendir, “Sakla samanı gelir zamanı”, “Damlaya damlaya göl olur”, “Ağaç yaşken eğilir”, “Gün doğmadan neler doğar.” Atasözleri insana büyüklerin“Büyüyünce anlarsın,” dediği türden deneyimleri yaşatır, vermek istedikleri dersin doğruluğunu haklı çıkarırlar çağlardan beri.

Atasözleri binlerce yıllık kültür birikiminin öyle etkin ürünleridirler ki okulda öğretilenler o birikimin sadece küçük bir kısmıdır. Sosyal hayatın içine sınıf, camia, deneyim ya da yaş fark etmeksizin sızmışlardır. Yaş demişken, atasözlerini gerek annemizden gerek dedemizden, bazen dolmuş şoförü amcadan, bazense bir televizyon programından işitiriz çoğunlukla, yani genelde yetişkinlerden.

Kredi kartı borçları tavan yaptığı halde en sosyetik tatil köyüne tatile giden müsrif bir oğula, “Ayranı yok içmeye, atla gider çeşmeye,” der oğlanın haline üzülen bir komşu teyze. Müsrifliği aynı oğlanın “Ayağını yorganına göre uzatmadığı,” söylenecektir daha sonra. Ya da bazen çevrenizde her şeyin iyisini kendisi biliyormuş gibi görünüp çok konuşan kişiler görürsünüz, ancak tek yaptıkları konuşmaktır. Bu kişiler için etrafındakilerin zihninden ya “Söz gümüşse sükût altındır,” atasözü geçer ya da dillerinden “Lafla peynir gemisi yürümez,” sözleri dökülür. Önceleri pek anlam veremediğimiz atasözleri bizler için de yavaş yavaş yavaş anlam kazanır, hatta onları kullanmaya başlarız. Nasıl mı? Dönem ödevini bitirmemiz için verilen bir aylık süre, önce bize bir yıl gibi gözükür ve “Nasıl olsa çok zaman var, yaparım bir ara,” deriz. Bir bakmışız ki ödev teslim tarihinin son günü gelmiş. İşte, deyimin de aktardığı gibi “Yumurta kapıya dayanıp” da ödevimiz gecikince, “Bugünün işini yarına bırakma,” atasözünün anlamını yaşayarak özümseriz.

Deneyimli yazar Süleyman Bulut’un Tudem Yayınları’nın “Kültürümüzün Temel Eserleri” serisinden çıkan 101 Atasözü 101 Öykü adlı derleme kitabı, Türk folklorunun gündelik hayatta halen kullanılırlığı açısından en zaman ötesi ürünlerinden biri olan atasözlerini, birer yetişkin olmadan önce öğrenmeye başlamak isteyen küçüklerin huzuruna sunuyor. Bu önemli dil mirasını günümüz küçüklerine aktarma çabası bile başlı başına takdir edilesi bir girişim, keza günümüz ilköğretim müfredatında böyle bir konu yer alsa bile, pratikte bu konu sınıflarda “işlenmeyebiliyor.” Atasözleri konusunun işlendiği bazı sınıflarda ise öğretmenler öğrencilere birkaç atasözünü öğretip, bu atasözlerinin kaynağını internetten araştırmalarını isteyebiliyorlar. “Google Hazretleri”nin başvurulan konuda her zaman işinin ehli bir kaynak olmadığı malum, ki bu durum atasözlerinin folklorik kökenleri konusunda araştırmacıyı bilgilendirmek konusunda da geçerli. Yetkin bir araştırmanın ürünü olan Bulut’un yapıtı ise bu boşluğu dolduruyor. Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi, “Bir dersi, bir hükmü, bir yargıyı ifade eden; güzel buluşlar, derin felsefeler, parlak nükteler, ince alaylar, sert taşlamalar içeren” atasözlerinin nereden ve hangi olaydan kaynaklandığı, nasıl ortaya çıktığı ve ne anlama geldiği, okunması keyifli 101 tane anlamlı öykü eşliğinde okuyucuya sunuluyor.


Timur’dan İskender’e…

Öykülerden tanık olduğumuza göre, atasözlerinin ortaya çıkışı çoğunlukla Orta Çağ döneminde Anadolu’ya, yani Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçukluları dönemlerine uzanıyor. Dolayısıyla atasözlerine kaynaklık eden
öykülerde kahraman olarak Nasrettin Hoca’yı, Selçuklu hükümdarlarını, Moğolların meşhur ve heybetli hükümdarı Timur’u; tarihte dönüm noktası olmuş savaşları ve olayları görüyoruz. Bunun dışında, padişahı, kadısı, beylerbeyi ve halktan her türlü insanın arzı endam ettiği Osmanlı Dönemi’ne ait meseller de bazı atasözlerinin kaynağını oluşturuyor.

Atasözlerinin binlerce yıllık bir birikimin ürünü olduğunu söylemiştik. Aynı topraklar üzerinde doğup gelişen ve aktarılan bir birikim bu. Söz konusu topraklar Anadolu olunca, sadece bir Türk mirası olmak yerine bir Anadolu mirası olarak görülmesi gereken atasözlerinin oluşum öykülerinde İlk Çağ uygarlıklarından mitlere rastlamak da mümkün. Örneğin “Yerin kulağı var,” şeklindeki atasözü, sırrını saklayamayan eşekkulaklı Frigya Kralı Midas’ın meseli üzerinden açıklanıyor. “Son gülen iyi güler,” sözünü tarihte ilk kez büyük bir seferde yenilmek üzere olan İskender’e akıl hocası Aristo söylüyor ve zaferle sonuçlanan seferin sonunda İskender hocasına hak veriyor.


Kurmaca ve Gerçeklik İç içe…

Türk Folklor Araştırmaları dergi arşivlerinden, Yörüklerde ve Köylülerde Hikâyeler & Masallar gibi araştırma metinlerinden titizlikle yararlanan Süleyman Bulut’un aynı seriden çıkan bir diğer kitabı 101 Deyim 101 Öykü’de de aynı titizlikle atasözlerinin “kardeşi” olarak adlandırılabilecek deyimler ve onların oluşumları öyküleniyor. Deyimler, dünyanın her yerinde dilin gündelik kullanımına, sözcüklere sözlük anlamları dışında anlamlar katarak zenginlik bahşeder. Çoğunlukla içinde bulunduğu kültürün dinamiklerine göre şekillenen deyimler, atasözlerine göre
gündelik dile daha çok yerleşmiştir. Öyle ki bazen konuşurken sözcüklerin birincil/sözlük anlamlarını unutup fark etmeden onları deyim olarak kullanırız. Bulut’un bu çalışması, yazarın kendi tabiriyle “söz inceliği” olarak adlandırdığı deyimleri bir anlamda fark etmemizi sağlıyor. Bulut’un sunduğu öyküler, durumları ve kavramları ifade etmek için uzun lafa girmeden, bir iki sözcükle harikalar yaratan deyimlerin, halkın dili kullanma konusundaki yaratıcılığını, son derece kıvrak “dil zekâsını”, tabiri caizse “lafı gediğine oturtmak”taki üstün yeteneğini ortaya koyuyor. Tıpkı 101 Atasözü 101 Öykü adlı kitap gibi bu derleme de Süleyman Bulut’un halk bilimi alanında yapılmış çalışmaları taraması sonucunda ortaya çıkmış. Deyimlere kaynaklık eden öykülerde de Anadolu topraklarını
mesken tutmuş çeşitli ulusların sosyo-kültürel yaşantılarından kesitlerle karşı karşıya geliyoruz. Böylelikle bir çeşit tarih anlatısı olma özelliği kazanan derleme, deyimlerin ortaya çıkıp yerleşmesini öyküleme yöntemiyle ele aldığı için mitolojik bir dokuya da sahip. Kurmaca ve gerçekliğin iç içe geçtiği bir metin diyebileceğimiz kitabın aslında bir tarih ve mitoloji derlemesi olduğunu gösteren güzel bir örnek verelim.

Ünlü Emevi komutanlarından Tarık bin Ziyad, M.S. 711 yılında deniz yoluyla İspanya’ya sefer düzenler. Karaya ayak basar basmaz askerlerine “Gemileri yakın!” diyerek şaşırtıcı bir emir verir. Tarık Bin Ziyad, bu emre anlam veremeyen şaşkın askerlerine, böylelikle geri dönüşlerinin olmayacağını ve her zamankinden çok canla başla savaşmak zorunda olduklarını açıklar. Böylesi bir gayretin sonunda zaferin gelmesi kaçınılmazdır. Buradan da bugün hepimizin bildiği, “gemileri yakmak” deyimi ortaya çıkar.

Bulut’un bu iki kitabını okuyan küçüklerin atasözlerini ve deyimleri öğrenmek için konunun okulda işlenmesini beklemelerine ya da büyüyüp birer yetişkin olmalarına gerek yok. Hem bu eşsiz kültürel mirasın oluşum öykülerini keyifle öğrenecek hem de dil bilinci kazanacaklar. İşte bu kitapların “püf noktası” da burada!
 

Nilay KAYA (İyi Kitap, Ekim 2011, Sayı 32)